Kürt ulusu, bir kez daha “TC” egemenlerinin bitmek bilmeyen entrika oyunlarıyla karşı karşıyadır. Belki de en kötüsü, kendi ulus soydaşlarının, “Kürtlerin ulusal varlığının tanınması” adına, “demokrasi” adına sahnelenen bu oyunu onaylamalarıdır. Çünkü, başta Abdullah Öcalan olmak üzere, Kürt ulusunun “önderliğini” yapan ulusal hareketin en azından önemli bir kesimi, demokratik Kürt toplum, örgüt ve partilerinin sahadaki sözcüleri ve devletle iş birliği içinde olan Kürt burjuvazisi, toprak ağaları, aşiret reisleri vs. “Terörsüz Türkiye” adı altında ileri sürülen “Çerçeve Yasa”yı alkışlayarak bu yasaya dört elle sarılmış durumdadırlar. Doğal olarak bu durum, devletle iş birliği içinde olan çok küçük bir azınlığı temsil eden Kürt burjuvazisi veya hâkim sınıflarının ötesinde bir durumu ifade etmektedir. Yani Kürt milli burjuvazisi, “aydın” tabakanın önemli bir kesimi vb. kendi ulusal çıkarlarıyla ters davranış halindedirler. Neredeyse her aileden bir veya birden fazla evladını, mücadelenin seyri içinde toprağa veren Kürt halkı ise hayretler içinde durumu seyretmektedir. “Bunca bedel bunun için miydi” diyerek öfkesini dillendirmektedir.

Uzun yıllar süren onurlu bir mücadeleye rağmen, gelinen aşamada, kendi kaderini kendisi tayin etmemektedir Kürt ulusu. Bu hak, ustaca ve çeşitli manipülasyonlarla, entrikalarla ellerinden alınmış durumdadır. Bu entrikaların baş mimarları hiç kuşku yok ki emperyalistler ve Türk hâkim sınıflarıdır. Siyasal-ideolojik kırılmalarla ezen ulus burjuvazisinin kulvarında yol alan, bunlarla anlayış birliği içinde olan yukarıda tarif ettiğimiz Kürt ulusu mensuplarının yanılgıları, bu eleştirimizden muaf değildir. Özellikle Kürt Ulusu mensuplarına dair olan belirlemenin kesinlikle haksız bir belirleme olmadığını ifade etmiş olalım. Sahadaki siyasi “temsilci”ler kendi açık söylem, tutum ve davranışlarıyla ortaya koymaktadırlar. Biz sadece mevcut olan bir gerçeği ifade ediyoruz, hepsi bu. Şimdi önce “Çerçeve Yasa”nın neyi içerdiğine kısaca bakmak gerekir.

12 Maddelik “Terörsüz Türkiye” Yasasının İçeriği

Bu yasanın, Kürt ulusunun siyasi ve demokratik haklarına dönük herhangi bir hakkı içermediği, sadece silahsızlanma, örgütün feshi ve devletin güvenliği için hazırlanmış teknik ve hukuki maddeler içerdiğini belirtmiş olalım. Devlet, kendi güvenliği için bir kısım PKK’li tutsak ve gerillalara dönük kısmi “af” veya “ceza-infaz” hukukunda bazı düzenlemeler gündeme getirerek TBMM’de onaylatmıştır.

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin güçlendirilmesine Dair Kanun” adı altında hazırlanan 12 maddelik kanuni düzenleme, PKK/KCK ve tüm bağlantılarının varlığının sona erdirilmesi, silahların teslim edilmesi karşılığında, örgüte üye olma, yardım ve yataklık etme, örgütün propagandasını yapma gibi eylemlerde bulunanlar lehine kısmi hukuki düzenlemeler getiriyor. Tüm “suç”lar düzenlememin kapsamına alınmıyor. Örneğin; “kasten öldürme”, müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet gibi cezaları gerektirecek “suç”lar kapsam dışı tutulmuştur. Ayrıca yasa, 2005’den sonrasını kapsamaktadır.

Bütün maddeleri tek tek buraya aktarmayı gerekli görmüyoruz. Bizim açımızdan önemli olan bütünlüklü olarak yasanın neyi içerdiğidir. Ulusal hareketin çıkartılan yasaya karşı tutumu önemlidir. Özellikle ilk iki madde önemli;

1. Madde: “Düzenlemenin uygulanabilmesi, PKK/KCK’nın fiili varlığının sona erdirildiğinin ve silah ve mühimmatın teslim edildiğinin tespit edilmesine bağlanıyor. Bu tespitin MGK kararıyla teyit edilmesi gerekiyor,”

2. Madde: “Komisyon aşamasında maddede değişiklik yapılarak “PKK/KCK terör örgütünü ve bağlı bütün oluşumlarını” ifadesi, “PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını” şeklinde düzenlemesidir.

Bu iki madde çıkartılan kanunun amaç ve kapsamını, örgütün “tanımı”nı ortaya koyuyor. Bu açıdan önemlidir. İnfaz düzenlemelerinde kimler yararlanacak, kim ne kadar yararlanacak, yararlanma süresi ne kadardır vb. bunlar pastanın sosu niteliğindedir. Bu yasayla neyin amaçlandığı bizler açısından tartışmasızdır. Düşüncelerimizi makalenin ilerleyen bölümlerinde okurla paylaşacağız. Yine örgütün tanımı (ki “terör” örgütü olarak tanımlanıyor) ve “her türlü oluşumları”yla neyin kastedildiği üzerinde de durmak gerekiyor.

Her şeyden önce, bu yasanın altına imza atan Kürt ulusal hareketinin önderliği ve kimi yasal, yarı yasal Kürt kurumları kendi kendilerini “terör” örgütü veya birey olarak “terörist” kabul etmiş durumdadırlar. En azından, Kürt ulusal hareketinin bu tanıma layık olmadığını, kendi kaderini belirleme mücadelesi yürüttüğünü, bunun Kürt ulusunun en demokratik hakkı olduğunu, “terörizmle” yaftalanamayacağını kendi adımıza belirtmiş olalım. “PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını” derken, anlatılmak istenen şey bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sadece Kuzey’de değil, Irak’ta, İran’da, Suriye’de ve hatta yurt dışındaki sürgünler de kast edilerek hepsinin tasfiyesi hedeflenmektedir. Peki Kürt cephesinden buna bir itiraz var mı? Bazı cılız sesler dışında şu ana kadar görmedik. Mesela, M. Karayılan’ın şöyle bir itirazı var. Müdür Baran Kaya’nın kendisiyle yaptığı röportajda şu ifadeleri kullanmış Karayılan.

Karayılan, bu yasayı Cumhuriyet tarihi açısından “yeni ve değerli bir adım” olarak nitelendirse de masadaki büyük eksikleri ve yanlışları açıkça ortaya koyuyor:

“Koca bir sorunu çözerken yasanın içinde “Kürt” kelimesinin bile geçmemesi, demokrasiden bahsedilmemesi kabul edilir bir durum değildir. Meseleyi sadece “gerillanın silah bırakması” parantezine sıkıştırmak, yüzyıllık bir sorunu sığ bir yaklaşımla ele almaktır. Biz düşmana değil, demokratik cumhuriyete katılacağız. Halkımızın hassasiyetlerini, hareketin görüşlerini ve sayın Öcalan’ın iradesini tam anlamıyla dikkate almaktan geçer”

Bu taktik bir yaklaşım mı, yoksa değil mi bilemeyiz ama yine de bu yasanın Kürt ulusuna bir şey kazandırmadığının açık ifadesi olarak görmek gerekir. Karayılan’ın bu kısık sesli itirazlarının yanı sıra, başta Abdullah Öcalan olmak üzere bu yasayı alkışlayanların şu ifadelerini de tarihe not düşmek gerekir:

“Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız. Büyük bir cumhuriyet hamlesine bir halk olarak, kültür olarak katılıyoruz. Orta Doğu kültürüne sahip çıkmadan hiçbir şey yapılamaz. Bu tarihi bilmeden yüz yıldır solculuk adı altında Batı’nın ne kadar demode fikri varsa onun savaşını veriyorlar. Ümmet dediğin şey, İslam ve Orta Doğu Enternasyonalizmidir”.

Bu ve buna benzer daha pek çok ucube söylemler, A. Öcalan’ın kamuoyuna sızdırılan “Çerçeve Yasa Notları”ndan okuyoruz. “Devletin sağlam ayağı” olmak adına, faşist-ırkçı bir partiyle kendilerini eşleştirmelerinin adını koymaktan utanç duyar, ödenmiş bedellere hakaret sayarız. Yıllardır, başta Kürtler olmak üzere, farklı ulus ve milliyetlere, işçilere, emekçilere, farklı inançlara zulüm etmiş bir devletin “sağlam ayağı” olmak size mi düştü. Orta Doğu kültürü ve tarihini, komünistler herkesten çok daha iyi bilir. “Ümmet” denilen şey, iddia edildiği gibi “enternasyonalizm” değildir. Enternasyonalizm, uluslararası emekçi sınıfların dayanışmasının adıdır. Din kisvesi adı altında azınlık bir elit sınıfın, milyonlarca emekçiyi köleleştirmesinin adı değildir. Bu meseleyi, felsefi olarak da ideolojik ve siyasi olarak da sosyolojik ve sınıfsal olarak da tartışabiliriz. Ancak, en azından şimdilik burası yeri değil. Kimse kendisini bulunmaz Hint kumaşı filozoflar yerine koymasın.

Bu Kaçıncı “Çözüm” ve “Kardeşlik” Oyunu

2009’dan bu yana “Kürt açılımı, Çözüm süreci, Demokratik açılım ve Açılım süreci” gibi süreçler hep yaşana geldi. Savaşan taraflar hiçbir koşulda masaya oturmaz, oturmamalıdır biçiminde bir anlayış sahibi değiliz. Elbette ki mücadele içerisinde bu türden yönelimler mümkündür. Hele de ulusal mücadeleler bahis konusu olunca, bunlar neredeyse kaçınılmazdır. Mesele masaya oturup oturmama meselesi değildir. Ne alıp ne verdiğinizle ilgilidir. Daha da önemlisi, karşı tarafın samimiyetiyle de ilintilidir.

1984 yılında Eruh – Şemdinli baskınıyla başlayan ulusal gerilla mücadelesinden bu yana, önemli bir kesimi gerilla ve sivil Kürt halkı olmak üzere, devletin militarist güçleri de dahil 100 binin üzerinde can kaybının olduğu bilinen bir gerçek. Çatışmaların başlamasından 9 yıl sonra ilk “ateşkes” 1993 yılında gündeme geldi. Burada baş aktör hiç kuşkusuz Turgut Özal dı. Ancak, Türk devletinin entrikacı oyunları ve Turgut Özal’ın “bilinmez” bir nedenle ölümü sonucu, kısa süre sonra ateşkes süreci sona erdi. Ardından 1999 – 2004 yılları arasında ateşkes kararları alınsa da olumlu bir gelişme olmayınca, çatışmalar şiddetlenerek arttı. Burada küçük bir parantez açalım; Öcalan’ın ABD tarafından, Türk devletiyle yaptığı gizli anlaşmalar sonucu Türk devletine teslim edildiği iddialarının olduğu süreçtir bu süreç. 2005 yılında Erdoğan’ın Diyarbakır’daki konuşmasından sonra sözde “paradigma değişikliği” olarak lanse edildi ve 2009 yılında “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” kamuoyuna sunuldu. 2011 Oslo görüşmeleri ve 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakatının sonuçsuz kalması ve gelinen son süreç.

Bunlar şimdilik aklımıza gelen sözde “çözüm” süreçleridir. Hatta o dönemler Bahçeli, bu süreçleri “İhanet Süreçleri” olarak adlandırıyordu. “Bebek katili” sözlerini dilinden düşürmüyordu. Daha da ileri giderek, “HDP’yi kapatmayan Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını” isteyebiliyordu. Bugün aynı Bahçeli çark ederek, Kürt sorunundan, Öcalan’a “kurucu önder” demekten, Meclis’e gelip konuşmasını talep etmekten, umut hakkı istemekten imtina etmemektedir. Bütün bunlara komünistler olarak elbette karşı değiliz. Ama Bahçeli’nin samimiyetine kesinlikle inanmamaktayız. Kürt ulusunun kanını içse doymayacak olan Bahçeli’nin başına taş düşmediyse veya ırkçı akli melekelerini yitirmediyse, bu söylemlerinde samimiyet beklemek akıl karı değildir. Mutlaka vardır bunun bir arka planı. Olmaması da düşünülemez.

“Çerçeve Yasanın” Perde Arkası ve Gerçek Amacı

Faşist Türk devleti ve Türk- İslam sentezli Cumhur İttifakı’nın sözde “çözüm” arayışı elbette nedensiz değildir. Hele de Kürt ulusunun lehine bir arayış, iktidarın lehine politik süreç babında hiç nedensiz değildir. Özellikle, Kuzey Kürdistan’da ulusal hareketin epeyce gerilediği bir süreçte, devletin Kürt ulusu lehine bir çözüm arayışı içine girmiş olabileceğini düşünmek yaşanmakta olan süreci anlamamakla eş anlamlıdır. Peki ne oldu da devletin en ırkçı kanadının temsilcisi, DEM Parti temsilcileriyle tokalaştı ve “kardeş”lik söylemleriyle kucaklaştı. Bunun bir kardeşlik kucaklaşması olmadığından eminiz. O halde bunun altını biraz eşelemek gerekir.

Birincisi; emperyalist emeller doğrultusunda planlanan Orta Doğu projesinden ayrı ele almamak gerekir oynanan bu oyunu. İkincisi; dört parçadaki Kürt ulusal mücadelesinin durumu ve İsrail de dahil emperyalist güçlerin Kürt ulusu meselesine dair izledikleri politikalardan ayrı düşünülmemesi gerekir. Üçüncüsü; ülke içindeki iktidar kavgasında, iktidar lehine sürecin işletilmesi meselesidir. Yani “çözüm süreci” olarak ileri sürülen bu süreç, esas olarak emperyalistlerin ve faşist Türk devletinin çıkar ve menfaatleri düşünülerek ileri sürülen bir süreçtir. Böyle olduğu, çıkartılan “çerçeve yasa” ile açıkça ortaya konulmuştur.

Orta Doğu’da emperyalistlerin ve İsrail Siyonistlerinin “böl parçala yönet” stratejisiyle hareket ettiklerini sağır sultan bile bilmektedir. Aşiretlere, dini gruplara, azınlık milliyetlere devletler kurdurtup sınırları yeniden belirleme girişimlerinden, kadim Kürt ulusunun bunun dışında tutulması elbette ki düşünülemezdi. Nihayetinde YPG / PYD ile ABD arasındaki ittifak gizli- saklı bir ittifak değildi. “TC”yi en çok korkutan da buydu. “Ya bu durum Kuzey’i de içine alırsa” korkusu. Bunun olmaması ve hatta, “Misakı Milli” sınırlarını Suriye içlerine doğru genişletme hevesiyle AKP, ABD’nin her isteğini koşulsuz kabul etmek durumuna geldi. Emperyalist çıkarlar çerçevesinde Orta Doğu projesinin taktikleri neyi gerektiriyorsa, ABD emperyalizmi ona göre konumlanma yolunu seçiyor ve öyle de hareket etmeye devam ediyor. Kürtlerle olan ilişkisini tamamen kesmemekle birlikte, Orta Doğu’daki emperyalist emelleri için, bir dediğini iki etmeyen AKP iktidarının sırtını sıvazlama, en azından bu süreçte çok daha önemlidir. Hele de İran’la girilen savaşta bunun önemi daha da artmaktadır. Kısacası, Orta Doğu’da sınırların yeniden çizildiği bu dönemde, Türk devletinin “Misakı Milli” sınırlarını koruma, hatta olabilirse daha da genişletme arzusu, içeride göstermelik bir “çözüm” sürecini başlatmanın en önemli nedenlerinden biridir.

Yanlış anlamalara meydan vermemek için şunun altını çizelim. “TC”’nin, ABD’ye olan bağımlılığı Kürt ulusal meselesinden kaynaklı değildir. Esas olarak askeri, siyasi ve ekonomik bağımlılığındandır. ABD, Kürt meselesini, Türk devletine her istediğini yaptırtmak için kullanmaktadır. Kendi çıkarları doğrultusunda yeri ve zamanı geldiğinde, Kürtlerin lehine birtakım girişimlerden de çekinmeyecektir. Bu emperyalistlerin kendi karakterine, sınıf çıkarlarına ters bir tutum değildir.

Türk- İslam sentezli Cumhur İttifakı, “Terörsüz Türkiye” projesiyle bir taşla birkaç kuşu birden hedeflemektedir. Bunu kendi iktidarının devamı açısından şimdilik “başarmış” gibi gözüküyor. Her şeyden önce, PKK’nin feshi ve silahsızlandırılması, “TC” açısından, silahlı ulusal mücadele bir tehdit unsuru olmaktan çıkartılıyor. Böylece, “üniter devlet” ve “Misakı Milli” sınırlar korunmuş oluyor. Kürtlerin ağzına infaz yasasındaki kısmi düzenlemelerle bir parmak acı bal çalınarak, DEM Parti, Cumhur İttifakı’nın çeperine çekilerek iktidarda kalmanın koşulları oluşturuluyor. Yine bu sayede büyük bir ihtimalle anayasa değişikliğine gidilerek, monarşik bir rejim ve tek adam diktatörlüğünün iyice kökleştirilmesinin köşe taşları döşenecektir. Kürt Ulusal Hareketi önderliği ve DEM Parti temsilcileri her ne kadar “bu ilk adımdır, önümüzdeki kısa sürede ‘eşit vatandaşlık’, ‘ana dilde eğitim’, yerel yönetimlerde demokratik özerklik” gibi taleplerin kazanılacağı yönlü söylemlerde bulunsalar da bu taleplerin yerine getirilmesi bu koşullar altında, demokrasi düşmanı bir iktidarın yapacağı şeyler değildir. Kaldı ki ulusal hareket etkisizleştirilip tasfiye edilmişken neden güle- oynaya Kürtlere bu haklar verilsin. Faşizme bu denli iyi niyet beslemek, onca yaşananlardan zerrece ders çıkartmamak demektir.

Yeri gelmişken bir hatırlatmada bulunalım. 21 Mart 2013’te Diyarbakır’daki Nevroz kutlamasında Öcalan’ın mektubu iktidarın da istemiyle okundu. Mektupta artık silahlı mücadele devrinin kapandığı, ayrışmanın değil, birleşmenin vurgusu yapılıyordu. “Kapitalist modernite yerine, demokratik modernite inşa etme” (ne demekse) çağrısını yapıyordu. “Çatışmanın değil, helalleşmenin zamanının geldiğini” söylüyordu. Bunun üzerine PKK 23 Mart’ta ateşkes ilan etmiş oldu. Bu dönemde, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla 40 bin gerilla Türkiye – K. Kürdistan dışına çekilmeye başladı. Ateşkese rağmen, bu çekilme sırasında yüzlerce gerilla, Türk devletinin operasyonları sonucu katledildi. Bu ulusal meselede, Türk devletine hiçbir zaman güvenilmeyeceğinin bariz bir örneğidir.

Bugüne kadar gündeme getirilen bütün “çözüm” süreçlerinin her birinde resmi veya gayri resmi olarak yüz ile dört yüz arası PKK tutsağının tahliye edildiği bilinen bir gerçek. Aynı oyun bugün biraz daha genişletilerek resmileştirilerek sahneye konmuş durumda. Kısmi tahliyeler dışında, Kürt ulusuna verilmiş en ufak bir hak dahi söz konusu değildir. Bu da kendini inkâr ve silahsızlanmaya karşılıktır. Ne yazık ki sahadaki Kürt aktörler de buna tav olmuş durumdadır. Bütün dert-deva Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesi. Elbette iyileştirilsin, hatta tutsaklığı sonlandırılsın. Bu tartışma konusu bile yapılamaz. Ancak itirazımız, kadim bir ulusun kader hakkı buna indirgenemez. Kim olursa olsun, bireyin veya bireylerin hukuki hakları, mazlum bir ulusun, ulusal haklarının önüne geçirilemez. Ne yazık ki bugün tam da yaşanan budur. Baş ve tek mesele, Öcalan’ın koşulları iyileştirilecek mi, iyileştirilmeyecek mi? İyileştirileceğini var sayalım. Ki o yönlü ciddi gelişmelerin olduğu da bir gerçek. Devletin en yetkililerinin ağzından “sayın Öcalan”, “Kurucu Önder” ifadeleri, görüşmelerin doğrudan Öcalan’la yapılıyor olması, kurulacak bir alt komisyonda görevlendirilmesi vs. bütün bunlar en azından bu süreçte bunu göstermektedir. Bu ırkçı devlet, kendisine hizmet edecek veya kendisiyle uzlaşacak herkese gereken olanakları ve imkanları sağlar. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. İyi hoş da bireysel menfaatler için harcanan çabanın çeyreği bile, genelin ulusal çıkarı için harcanmadığını görüyoruz.

Örneğin; Kürtler için ayrı bir ulus devlet istenmediği gibi, özerklik, federasyon vb. yapılanma da talep edilmemektedir. Hatta kültürel özerklik bile çok görülmektedir. İşin garip yanı, büyük ve bölgede güçlü bir Türk devletinin oluşumuna çanak tutulmaktadır. Bunu biz iddia etmiyoruz. Başta Öcalan olmak üzere, sahadaki Kürt aktörlerinin önemli bir kesiminin söylemi ve arzusudur. Açın Öcalan’ın son şahane demokratikleşme paradigmalarını, orada Kafkaslardan Orta Doğu’ya nasıl güçlü bir Türk devletinin kurulabileceğini, Kürtlerin bu şemsiye altında buna nasıl destek olacağını göreceksiniz. Bugüne kadar Türk devletini sömürgeci olarak görüp, bu sömürgeci devlete karşı mücadele edenlerin, şimdi daha güçlü bir sömürgeci devlet önermesinde bulunmaları garip değil mi. Bu, Kürt ulusunun boyunduruk altında tutulmasının onayı değil de nedir.

“Çerçeve Yasa” konusunda, özellikle Bahçeli’yi el üstünde tutan sahadaki Kürt temsilcilerine şunu hatırlatmakta fayda var: Yasa meclisten geçer geçmez (ki hiçbir milletvekilinin yasa hakkında en ufak bilgisi olmadığı halde, başta AKP ve MHP milletvekillerine boş sayfalar bir gün önce imzalatılarak onaylatıldı) Bahçeli aynen şu açıklamayı yaptı: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısının, milli egemenlik üzerine inşa edilen yönetim biçiminin, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünün, Türk milletinin müşterek tarih ve gelecek tasavvurunun herhangi bir müzakerenin konusu haline getirilmesi mümkün değildir. Çarpıtmalara, savrulmalara ve hamasi kılıflara sokulmuş laf ebeliğine, siyasi cambazlıklara lüzum yoktur; söz konusu kanunu peşin hükümlerle çepeçevre sarılmış sözde muhalif nazardan değil; lafızıyla ve gerekçesiyle birlikte millet lehine doğuracağı önemli sonuçları dikkate alarak Türk milletinin ve “Türkiye Cumhuriyeti” devletinin cephesinden okumak lazımdır.”

Birinci paragraf, Bahçeliye hayranlık duyan Kürt siyasetçileri içindir. Yani diyor ki; “bu ilk adımdır, arkası gelecek” türünden heveslere hiç kapılmayın. Türk devletinin üniter yapısı, “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü” müzakere edilemez. Öyle demokrasi falan hayallerine de kapılmayın. “Milli egemenlik üzerine inşa edilen yönetim biçimini” tartıştırmayız. Ki söz konusu yönetimin, faşist – ırkçı bir yönetim olduğundan kimsenin, en azından biz devrimcilerin en ufak bir kuşkusu dahi yoktur. İkinci paragraf ise ulusalcı Kemalistleredir. Onlara da diyor ki boşuna vesvese etmeyin, biz ne yaptığımızın ve Türk milletinin lehine doğuracağı sonuçların bilincindeyiz. Siz de bizim gibi Türk Devleti’nin cephesinden okuyun bu yasayı.

Her şey bu kadar açık ve net. Kürt ulusu lehine konuşulacak en ufak bir nokta dahi yoktur. Varsa yoksa infaz düzenlemesi veya kısmi bir “af” hikayesi. PKK ve KCK’yı “terör örgütü” olarak lanse eden bir yasanın altına imza atan ve bu vesileyle kendi kendilerini “terörist” ilan etmiş olanlar hakkında ne düşünülür, onu biz söylemiş olmayalım. Sadece mazlum Kürt halkına ufak bir hatırlatma yapmış olalım. Bir de papağan gibi sık sık tekrarlanan “Bu yasa, siyasi ve demokratik haklara ilişkin bir yasa değil, güvenlik ve teknik meselelere ilişkin bir yasadır” söylemi var. Kuşkusuz söz konusu olan güvenlik, silahsızlandırılan, örgütsüzleştirilen Kürt ulusunun güvenliği değildir. Doğrudan doğruya faşist- ırkçı Türk Devleti’nin güvenliğidir. Yıllardır Kürt ulusunu yok sayan, evini barkını başına yıkan, asimile etmek için bin dereden su getiren bu devlet ve bu devletin yeminli bekçilerinin, Kürtlerin iyiliğini, haklarını ve güvenliğini düşünecek halleri yoktur. Tersi durum ezen ulus burjuvazisinin sınıfsal ve ırkçı karakterine taban tabana zıt olur. Ancak ezilen ulusun ulusal mücadelesi ve uluslararası birtakım gelişmeler, ırkçı Türk egemen sınıflarını “uzlaşma”ya mecbur kılabilir.

Kürt sorununun çözümü olarak iddia edilen ve adına “Çerçeve Yasa” denilen, aslında devletin gerçek niyetini ve amacını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan anlayışın, “Terörsüz Türkiye” olduğu, aklı başında olan herkesin bilebileceği bir durumdur. Kuruluşundan bu yana, ideolojisini tekçilik politikası üzerine oturtan, tüm azınlık milliyetlere, milletlere ve farklı inançlara, ezilen- sömürülen yoksul emekçilere terör uygulayan bu devlet, “Terörsüz Türkiye” diye aymazca bir söylem geliştirebilmektedir. Bu söylemini, özellikle Kürt ulusu nezdinde, sadece Türkiye – K. Kürdistan coğrafyasıyla da sınırlı tutmayarak, Suriye, İran ve Irak Kürdistan’ına da taşımaktadır. Bu coğrafyalardaki Kürtlerin de silahsızlanmasını, örgütlerini fes etmelerini istemektedir. Bunlar olursa ancak o zaman çıkartılan pespaye “Çerçeve Yasa”yı pratikte uygulayacaklarını açık açık ilan etmiş durumdalar. Erdoğan ve Bahçeli’nin, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme veya bu mazlum ulusun en demokratik haklarına saygı duyma diye bir dertlerinin olmadığı, tek amaçlarının “terörizmin” yok edilmesi, ulusal hareketin tasfiyesi olduğu, üstelik bunun sadece Kuzey Kürdistan’la da sınırlı olmadığını sağır sultan bile duymuşken, Öcalan ve çevresindekilerin, bu ırkçı paradigmaya destek vermeleri, gerçekten de başta Kürt halkı olmak üzere, devrimcilerin ve sosyalistlerin sorgulaması gereken bir durumdur.

“Bu ilk adımdır” iddiası ne gerçeği yansıtan bir iddiadır ne de devletin ırkçı ve “üniter devlet” politikalarını gizleyebilecek bir iddiadır. Her şeyden önce, tüm inkâr ve imha politikalarına rağmen, devletin kuruluş belgelerinde, Lozan Antlaşması’nda Kürtlerin ayrı bir ulus olduğu vurgusu herkesin malumu. Hadi bunu bir kenara koyalım, Süleyman Demirel’inden Turgut Özal’ına, İnönü’den Erdoğan’a kadar hepsi Kürt realitesini kabul etmiş ve sözde “çözüm” önerilerinde bulunmuş. Yani bu bir ilk değildir. Ama hiçbiri, tıpkı bugün olduğu gibi, Kürt ulusunun dostu olmamışlardır. Bütün politikalar oyalama taktikleri, kendi egemenliklerini kabul ettirme siyaseti üzerine kurulmuştur. Her dönemde de tıpkı bugün olduğu gibi, Kürt mensubu bireylerden, gruplardan, aşiretlerden destek de bulmuşlardır. Göz boyamak için ufak tefek tavizler de vermişlerdir. Mesela, TRT Şeş gibi. Adı bile Türkçe. “Şeş” hariç. Bu televizyonda Kürt ulusunun demokratik haklarına dönük ve devletin baskıcı politikalarına dair programların yapılması yasaklanmıştır. Sadece Kürtçe türküler söylenecek, ama hiçbir şey olmamış gibi, her şey güllük gülistanlık gösterilecek. Olan da buydu.

 Sınıf Bilinçli Proletarya Hareketinin Tutumu Üzerine!

“Çerçeve Yasa”nın, Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayini veya en azından siyasi ve demokratik haklarına ilişkin bir tek cümle dahi kurmadığı gün gibi ortada iken, sanki Kürt ulusu için önemli bir gelişmeymiş gibi yorumlamak en hafif biçimiyle safdillik olur. Bu durum karşısında, sınıf bilinçli proletarya hareketinin tutumunun da net olması gerekir. Her şeyden önce, sosyalistlerin burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında saf tutmayacakları tartışmasızdır. Çünkü Stalin yoldaşın da belirttiği gibi, “bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun, burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği olmaz.”

Bu ilkeli duruşun altını çizdikten sonra, Kaypakkaya yoldaşın şu doğru yaklaşımını aktarmakta fayda var: “Milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketinin, Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.” Ama bu, ezilen ulus burjuvazisinin her türlü imtiyazlarının destekleneceği anlamına gelmemektedir. Ayrıca ezilen ulus milliyetçiliğinin geliştirilmesi eğilimlerine de destek vermeyecektir. Sadece ulusal hareketin genel demokratik muhtevasını desteklemekle yetinecektir. Ezen veya ezilen ulus burjuvazisi hiçbir zaman halkın çıkarlarını gözetmez. Esas olarak kendi sınıf çıkarlarının teminat altına alınmasını ister ve eylemini ona göre organize eder. “…Komünistler, eğer ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını yani ezilen ulusun ayrılma hakkını reddederlerse ya da ezilen ulusun burjuvazisinin bütün ulusal isteklerini desteklerlerse, proletaryanın siyasi çizgisine karşı gelmiş olurlar ve işçileri burjuvazinin politikasına boyun eğmeye yöneltirler.” (İ.K.)

Kürt ulusal hareketinin, ezen bir ulusun hâkim sınıflarına karşı yürüttüğü mücadele elbette haklı ve demokratik bir mücadeledir. Biz bu demokratik muhtevayı ve demokratik taleplerini (ayrı bir devlet kurma hakkı da dahil) kayıtsız şartsız destekleriz. Aynı zamanda hem Kürt burjuvazisi ve egemenleri lehine, hem de Türk hâkim sınıfları lehine oluşturulacak her türlü eşitsizliğe ve imtiyazlara karşı da mücadele ederiz.

Bu anlayış üzerinden “Çerçeve Yasa” olarak sunulan, ama esas olarak “Terörsüz Türkiye” olarak bilinen yasanın içeriğine ve arka planına bakıldığında şu sonuç çıkar. Genel olarak Kürt ulusuna, daha daraltılmış ve sınıf perspektifiyle bakıldığında Kürt halkına en ufak bir demokratik hakkın dahi tanınmadığını, tam aksine, Kürt ulusunun silahsızlandırıldığını, örgütsüzleştirildiğini ve Türk devletinin güvenliğinin sağlamlaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz.

Doğal olarak, Kürt ulusu lehine savunulacak veya desteklenecek herhangi bir durumun olmadığı bizler açısından aşikâr ve tartışmasızdır. Kürt ulusal hareketi savaşçılarına ve tutsaklarına dönük bazı infaz düzenlemeleri ise gerçekten de göz boyamanın ötesine geçmeyen bir durumdan ibarettir. Kaldı ki bunun bile herhangi bir garantisi yoktur. Hapishaneden çıkacakların veya dağdan ineceklerin yarın herhangi bir protesto mitingine, yürüyüşüne katılmaları veya propaganda yapmalar durumunda “terör” eylemlerine katıldıkları iddiasıyla tutuklanıp infazların yakılmayacağını hiç kimse iddia edemez. Böyle bir madde de zaten “Çerçeve Yasa”da mevcut. Kısacası, bu yasanın Kürt ulusunun lehine değil, aleyhine, Türk hâkim sınıfları ve emperyalistlerin lehine olduğu düşüncesini taşıyor, desteklenmesini değil, tam aksine Kürt halkını bilinçlendirmeye dönük ciddi bir siyasi ve ideolojik mücadelenin yürütülmesi gerektiği inancını taşıyoruz.

Önceki İçerikYENİ Parti’nin “Demokratlığı” CHP’nin “Demokratlığı” Kadardır!
Sonraki İçerikSilahlı Mücadele Dönemi Kapandı Mı?