Bilinmezlikleriyle sır tutulan ve bilhassa Kürtler tarafından merakla beklenen, iktidarın “Terörsüz Türkiye” siyasetinin “demokratikleşme” projesi, “Çerçeve Yasa” adı altında nihayet 6.8.2026 günü “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” başlığıyla TBMM’de imzaya açıldı ve TBMM “Adalet Komisyonunda” görüşmelere açıldı. Böylece, devlet sahtekarca da olsa “yasal düzenleme” yapma evresine gelirken, Kürt siyasi partisi, diğer siyasi partiler ve geniş kamuoyu da 12 maddelik kanun teklifini görerek, “TC” iktidarının “demokratikleşme” projesinin mahiyetini somut olarak öğrenmiş oldu.

Meclis aritmetiği içinde DEM Parti gibi ehven-i şer yaklaşan açıklamalarıyla iyimserlik taşıyanlar olduğu kadar, cepheden eleştirel yaklaşanlar da oldu. Tabii ki kanun teklifini imzalayan ve imzalamayanlar da renk vermeye başladı. Bu ikili ve belki de üçlü tutum farklılığını demokrasi prensibine uygun olağan tepkiler olarak okumak mümkün. Lakin demokrasinin olmadığı yerde ilgili tepki ve farklılıkların bu prensip temelinde gelişmediği, gelişmeyeceği aşikârdır. Bu durumda burjuva ve burjuva klik çıkarlarının tepki ve tutum farklılığına yol açtığını söylemek yanlış olmaz, isabet olur. Dolayısıyla mevcut tepki ve tutum farklılıklarının kanun teklifinin yasallaşması sürecinde daha da keskinleşerek devam edeceğini savlamak kehanet olmaz. Yaşanan tartışma ve çatlakların daha çok su kaldıracağı malum. Burjuva hırlaşma üzerine daha fazla söze gerek duymadan esas konumuza geçiyoruz…

“Hafıza-i Beşer Nisyan İle Malûldür”: Kürtler Bir Kez Daha Kandırılıyor!

“Yasal düzenleme” süreci olarak öne çıkarılan gelinen mevcut aşamanın, devlet ile Öcalan (dolayısıyla PKK) arasında yürütülen “müzakere” veya “anlaşma” sürecinin eseri olduğu aleni gerçektir. Bu bağlamda, TBMM’de imzaya açılan kanun teklifi ve içeriğinin en azından Öcalan tarafından bilinen ve kabul edilen muhteva olduğu iddia edilebilir.

PKK’nin feshi, silahların yakılması kararı ve “Demokratik toplum” projesi ekseninde “Yeni Paradigmaya” geçiş sürecini takiben, Kürt siyaseti cephesinden yükselen en yoğun talep yasal düzenlemenin yapılmasıydı. Nitekim iktidar/devlet, bahsi geçen kanun teklifiyle yasal düzenlemeyi öngören adımı atmış olduğunu beyan etmektedir. Böylece top yeniden Öcalan’a (veya PKK’ye) atılmaktadır. Şimdi, devletin yasal düzenlemesinin geçerlilik şartı olarak ileri sürdüğü; “PKK/KCK’nin tüm bileşenleriyle fiili varlıklarını sonlandırma, silah kapsamındaki tüm envanterini devlete teslim etme ve mal varlığı kapsamındaki zenginliği devlet bütçesine devretme” mealinde buyurduğu şartlar karşısında Kürt cephesinin ve özellikle de Öcalan’ın hangi adımlar atacağını izleyeceğiz!…

Mevcut kanun teklifinin Öcalan ile müzakereler neticesinde biçimlendiği savımız doğruysa (ki doğrudur), bu durumda Öcalan ve PKK’nin atacağı adımlar da bellidir; bunlar ilgili kanun teklifinde belirlenen şartların yerine getirilmesi zemininde olacaktır. Bunu göreceğiz…

Göreceğiz fakat burada birkaç nokta üzerinde durmanın gerekli ve belki zorunlu olduğu kanaatindeyiz.

1- Kanun teklifinin başlığında “Milli dayanışma” gibi bir kavramsallaştırma yer almaktadır. Bu kavram sorunlu olduğu kadar, işletilmeye çalışılan süreçte tekçi “TC” egemenler sisteminin baskın olduğunu ortaya koymaktadır. Yani ezilen ulus olan Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları, uğradığı tarihsel haksızlıklardan öte, ezen ulus egemen sınıflarının ideolojik-siyasal çizgisinin hedeflerini ortaya koymaktadır. Hangi milli dayanışma? Türk milleti esaslı bir dayanışma mı? Yoksa Türk ve Kürt milletinin dayanışması mı? İki olasılık da yanlış ve problemlidir. Türk milletinin dayanışmaya ihtiyacı nereden kaynaklanmaktadır? Türk milletinin ne gibi bir sorunu var? Sorunu olan Kürt milletidir ve dayanışma olacaksa Kürt milletiyle veya Kürt milleti lehine bir dayanışmadan söz edilmelidir. Kürt milletine ulusal hakları tanınmadığı gibi, milli baskı ve zulüm altında tutulmaktadır. Türk milliyetçisi-ırkçı Türk hakim sınıfları Kürt ulusuna baskı uygulayıp, her türden ulusal ve ulusal-demokratik haklarını tanımamakta, ulus olmanın kendiliğinden tüm haklarını, uyguladığı milli zulümle inkar ve imha siyasetiyle yok saymaktadır. Yani, iki ulusun eşitliği söz konusu değil, biri ezilen, öteki burjuvazisi şahsında ezen ulus pozisyonundadır. Ezilen Kürt ulusu nasıl Türk hakim sınıflarının tekçi, ırkçı, faşist Türk milliyetçiliği egemenliğiyle birleşecek, bunun altında dayanışmada bulunacak? Bu Türk milliyetçiliğiyle birleşmek, dayanışmak Kürt ulusunun işi değildir, olamaz. Kısacası, kast edilen Türk milliyetçiliği ekseninde bir milli dayanışmadır. Kürt ulusunun böyle bir dayanışmaya değil, bağımsızlık mücadelesine ihtiyacı vardır…

2- Aynı kanun teklifi başlığında “toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesinden” söz etmektedir. Burjuva devlet ve iktidar lehine bir toplumsal bütünleşme ve bunun güçlendirilmesi, demokratik ve devrimci güçlerin, halk kitleleri ve işçi-emekçi sınıfların görevi değildir. Aksine, burjuvaziye, faşist iktidar ve devlete karşı örgütlenip mücadele etmek, toplumsal bütünleşmeyi bu temelde güçlendirmek görevdir. Dolayısıyla, her iki kavram da burjuva demagoji ve manipülasyondan ibaret boş laflardır…

3- İfadelerimizde “yasal düzenleme” sözünü kullandık. Oysa yapılan şey sadece, burjuva hukukta “terör” olarak ele alınan meşru ulusal-sosyal devrimci mücadeleye karşı işletilen “suç-ceza” kapsamında “cezaların” infazının ertelenmesi, düzenlenmesidir. Dolayısıyla gerçekleştirilen şeye “yasal düzenleme” demek tam olarak isabetli değildir. Biz, meselenin rahat ifade edilmesi ve dar anlamdaki yasal düzenleme gerçeği bakımından “yasal düzenleme” kavramını kullandık, kullanmayı ciddi bir sorun telakki etmedik…

4- Doğrudur, Kürt siyasi cephesi yasal düzenlemelerin yapılmasını talep etmiştir. Fakat bu talep sadece ceza infazlarının ertelenmesini içermemektedir. Esasta, yerel yönetimler yasasında, anadilde eğitim konusunda, Kürt kimliğinin yasal çerçevede tanımlanıp tanınması vb. vs. zemininde yasal düzenlemelerin yapılmasına dönüktür. Oysa Kürt siyaseti cephesinde talep edilen yasal düzenlemenin aksine, devlet sadece “ceza infaz kanununda” bir yasal düzenleme öngörmektedir; getirilen kanun teklifi bu muhtevadadır. Dolayısıyla Kürtler bir kez daha kandırılmış, kandırılmaktadır. Kaldı ki imzaya açılan kanun teklifi de katı ve ağır şartlara tabidir. Geriye dönük “ceza infaz” kanunlarında yapılan hiçbir düzenlemede bu ve benzeri şartlar ileri sürülmemiştir. Bugün ise PKK’nin kendisini feshetmesi, silahları bırakması ve bırakmanın güvenlik güçlerince teyit edilmesi gibi şartlara endekslenmektedir öngörülen “ceza infaz” kanununa dönük düzenleme…

***

Koşulan şartlar bağlamında PKK’ye teslimiyet dayatan bu kanun teklifi, şartlarla ileri sürdüğü yaptırımlarla yetinmemektedir. Kanun teklifi içinde müebbet ve ağır müebbet yargılamalar ve yargılama sonuçlarıyla ilgili geçen tarih (1.6.2005 öncesi hariç) belirlemesi son derece manidardır. Bu, PKK’nin kurucu ve asıl kadrolarını bu kanun teklifiyle öngörülen “ceza” infazlarının ertelenmesi düzenlemesinin dışında tuttuğu anlamına gelmektedir. Yani, PKK’yi tasfiye etme pahasına bile söz konusu eski kadroları sürece dahil etmemektedir. Anlaşılıyor ki bu kadrolar dışındaki tüm PKK gerillalarını kanun kapsamına alarak ülkeye dönmelerini sağlayacaktır. Ve bu süreç muhtemelen fazla sürmeden devreye girecektir. PKK militanlarının yakında grup grup ülkeye giriş yapmaları güçlü bir olasılık olarak öne çıkmaktadır.

İnfazların ertelenmesi şartlarında, cezası ertelenmiş kişi veya PKK mensuplarının belirtilen erteleme süresi zarfında bir “terör suçu” işlediğinde, kanun teklifindeki düzenleme kaldırılarak eski “cezası” yatırılacak vb. vs. “Kanun” teklifindeki bu şart, “TC” iktidarının kendisini güvenceye alması bağlamında Kürtlerin tüm demokratik muhalefetini burjuva yasalarla hareketsiz-etkisiz bırakmayı hedeflemektedir. Zira, bugünkü devlet/iktidar istediği herkese terörist yaftası yapıştırmakta, her “suçu” “terör suçu” olarak değerlendirmekte, faşist yasal muameleye tabi tutmaktadır. Yarın, kanun düzenlemesi bağlamında ülkeye dönen PKK’lilere, sadece Kürt ulusunun ulusal-demokratik haklarını savunup propaganda ettiklerinden dolayı “terör faaliyeti, terör suçu” işledikleri gerekçesiyle ertelenen “cezalarının” yeniden yatırılmayacağının garantisi asla ve asla yoktur. Kanun teklifine açıkça koyulmuş; infaz erteleme süresi içinde herhangi bir “terör suçu” işlendiğinde, infaz ertelemesinden mahrum bırakılarak “cezası” yatırılacaktır demektedir. “Terör” yaftası ve suçunun ne kadar pervasızca kullanıldığını bilmeyen yoktur. İktidar için ona eleştiri getiren her kes “teröristtir”. Dolayısıyla silah bırakıp gelen PKK’liler adeta pranga altında olacak ve demokratik siyaset bile yürütmekten mahrum edilecektir. İşte bu PKK’nin gerçek tasfiyesi ve düzene entegre edilmesi anlamına gelir, gelmektedir…

İronik bir ayrıntı; kanun teklifine uygun olarak PKK tüm silah ve askeri malzemesini devletin eline vermekle kalmayacak, önemli bir bölümü halktan toplanan bağışlardan, vergilerden ve emekçi ve işletmeci demokratik güçlerin katkılarıyla oluşan mal varlığı zenginliğini de faşist devletin, Kürt düşmanı devlet/iktidarın kasasına aktaracak!…

Kuşkusuz ki ulusal hareketin ideolojik, siyasi, örgütsel yıkım ve tasfiyesi maddi sorundan çok daha önemli ve ağırdır. Fakat devlete karşı mücadele ve savaş uğruna Kürt halkı ve demokratik halk kitlelerinin PKK’ye verdiği bağışların toplanıp devlete verilmesi, dramatik bir durum olarak not edilmeye değerdir…

Sonuç olarak, devlete karşı mücadele ve savaş etmedikten sonra devlet neden özel bir düşmanlık beslesin, seni düzen dışına itsin ki? Devlete karşı mücadele etmezsen, devletin istediği bir vatandaş profili ortaya koymuş olursun ki, devletin bu vatandaşına karşı baskı ve sömürüden öteye özel bir düşmanlık beslemesi son derece manasızdır. Normal koşullarda, “Bırakın silahları, gelin kardeş kardeş yaşayalım. Sorunlar varsa birlikte çözeriz.” der, demektedir devlet. Yani devletin gerici zor aygıtlarına karşı, meşru devrimci zor silahlarıyla mücadele etmedikçe, dolayısıyla burjuva düzene entegre olduktan sonra, devletin vatandaşıyla özel çatışmaya girmesi tamamen anlamsızdır…

Şimdi, “af çıkarıldı, yasal düzenleme yapıldı” gerekçeleriyle önemli adımlar atıldı vb. vs. denmekte, bu adımlar adeta övgüye değer gelişme olarak kabul edilmekte ve bunlar karşısında PKK’nin kendisini fesih etmesi ve silahları bırakması kimi çevrelerce haklı gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa devlete tehdit olmadıktan ve devletin istediği zeminde bulunduktan sonra devletin özel bir düşmanlık yapması aptalcadır; yapmaz da.

Yani kapsamlı “silah bırakma” ve mücadele alanlarını, araçlarını terk etme şartına bağlanan ilişkilenme, karşılıklı bir müzakere, anlaşma olmaktan öte, tek taraflı bir dayatmayı, baskın olan gücün karşı gücü tasfiye etme planını ortaya koyar. “Çerçeve Yasanın” özeti budur. Kapsamlı toplumsal barışın ilk adımı olarak lanse edilmesi, burjuva yanılsamadan öte bir değer taşımamaktadır. Yine “çerçeve yasa” özgülünde gündeme gelen “toplumsal mutabakat” sağlanmadan hazırlandı tartışmaları, liberal burjuva çizgi üretimidir. Bu biçimsel tartışmalarla esas içerik ötelenemez. Ezen ulus burjuvazisi “TC” egemenler sisteminin tekçi-ırkçı-inkârcı siyasal-ideolojik çizgisi ve onun askeri-hukuksal-kültürel erkleri, kurumsal olarak kendisini koruyarak, ezilen ulus olan Kürtlere bir demokrasi masalı anlatmaktadır.

Tarihsel ve güncel olarak Kürt ulusuna uygulanan milli baskıya dair, burjuva yasalarda hiçbir yarılma yaratılmadan, sadece sürmekte olan savaşın hukuksal sonuçlarına dair bazı “düzenlemeler” ortaya koymak ve bunu Kürt ulusunun askeri-örgütsel-siyasal gücünü tasfiye etmeye dönük şartlara bağlamak, “demokratikleşme” değil, ezen ulus burjuvazisinin kendisini sürece uygun üretme siyasetidir. Ki AKP-MHP sultasının açık faşizm ile Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, sadece örgütlü toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışmakla sınırlı bir siyasal süreç işletmemekte, muhalif olma riski taşıyan tüm toplumsal güçleri, potansiyel “suçlu” olarak hedefine koymaktadır. NATO toplantısı döneminde “eyleme gidebilir” gerekçesiyle genç-yaşlı birçok insanın tutuklanması, buna en yakın örnektir. Ekonomik-demokratik hak talebinin, “terör suçu” kapsamında faşist iktidarın “hukuku” olduğu siyasal atmosferde, bu atmosferin üreticileri ile demokrasi sokağında yol almaya çalışmak, siyasal eksen kayması değilse, siyasal körlüktür.

“TC” iktidarı, iç ve dış siyasal sürecin ortaya çıkardığı ihtiyaçlara göre kendisini yapılandırmak için, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve bölgede koyu karanlığı örgütlüyor. Bunun özeti, ulusal ve devrimci güçleri imha ve tasfiyedir. Kuşkusuz bunun, sürmekte olan emperyalist dalaş ve savaşlarla da bağı vardır ve bu başka bir analiz konusudur. Özetle, “teyit ve tespit” mekanizmasıyla “silah bırakma” şartına bağlı, MİT-MGK-Erdoğan onayına havale “çerçeve yasa”, bu mahiyeti ile Kürt ulusal mücadelesine dayatılan tasfiyeyi ortaya koymaktadır.

Önceki İçerikDevrimci Hareket Müdahale Gerektiren Her Alanda Devrimci Kitlelere Muhtaçtır
Sonraki İçerikMKP: Haydar Kutan (Hoca) yoldaşı kaybettik