Sistematik Şiddetin Görünür Yüzü

Türkiye’de 2024 yılında erkekler tarafından 394 kadın katledildi. Bu sayı, şüpheli kadın ölümleri verilerine dahil edilmediğinden, gerçek tablonun mevcut verilerden daha ağır olduğu değerlendirilmektedir. 2025 yılında ise, henüz yıl sonuna aylar olmasına rağmen, sadece Ekim ayı ortası itibarıyla bu sayı 375’e ulaşmış durumdadır. Mevcut veriler, kadın kırımındaki (femisid) artış eğiliminin sürdüğünü ve erkek şiddetinin yapısal bir karakter kazandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu tabloyu anlamak, erkek şiddeti ile devlet şiddeti arasındaki ideolojik bağı anlamaktan geçer. Zira erkek şiddetini besleyen, cezasızlık politikalarıyla koruyan ve dolaylı olarak meşrulaştıran, eril iktidar yapılarını yeniden üreten devlet mekanizmalarının ta kendisidir. Medyada kullanılan cinsiyetçi dil; “kıskançlık”, “namus” veya “aşk” gibi gerekçelerle kadın katillerine mazeret üreten söylemler, sistematik şiddeti bireyselleştirerek normalleştirmektedir. Yargıdaki cinsiyetçi yaklaşım ise mahkeme salonlarına yansımakta, hukuk devleti iddiasını her seferinde tartışmalı hale getirmektedir. Erkek şiddeti, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sürdüren, patriarka ile kapitalist devlet aygıtı arasında işleyen güçlü bir mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Cezasızlık Politikalarının Somut Örnekleri

Ayşe Tokyaz davasında, fail polisin meslektaşları tarafından korunup kollanması, devlet içindeki yapısal eril dayanışmanın nasıl işlediğini gözler önüne serdi. Cinayetin üstünü örtmek için mevkilerinin sağladığı ayrıcalıklara yaslanan bu polisler, genç bir kadının adım adım nasıl yalnızlaştırılıp adaletsizliğe sürüklendiğini ve kurumsal imkânların bu sürece nasıl aracılık ettiğini açıkça gösterdi.

Rojin Kabaiş’in dosyasında, Adli Tıp Kurumu’nun bilim etiğinden uzaklaşarak erkek egemen devletin aklayıcı organına dönüştüğüne tanık olduk. Rojin’in vücudunda çıkan ve iki erkeğe ait olan DNA’ların, failleri korumak adına bir yıl boyunca titizlikle saklanması, devletin kadın kırımındaki aktif sorumluluğunu ortaya koydu.

Nadira Kadirova’nın, bir AKP’li vekil tarafından katledilmesinin ardından, devlet erkinin vekilini aklamak için seferber olduğunu gördük. Şirin Ünal hakkındaki iddiaların araştırılmaya değer bulunmaması ve suçun katledilen Nadira’ya yüklenmeye çalışılması, devlet-toplumsal cinsiyet rejimi arasındaki doğrudan bağı teşhir etti.

Mecliste verilen araştırma önergelerinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesi, kadınların yaşam hakkının erkek egemen siyaset tarafından nasıl yok sayıldığının bir diğer göstergesi oldu. Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davalarında da olduğu gibi adaletin işletilmeyişi, burjuva parlamenter sistemin toplumsal cinsiyeti sağlamaktaki erk(ek) egemen anlayışını bir kez daha kanıtladı.

Pınar Gültekin’in diri diri yakılarak katledilmesi sürecinde, burjuva hukuk mekanizmalarının “canavarca his” taşımadığı gerekçesiyle faile ceza indirimi talep etmesi, sınıfsal ve cinsiyetçi adalet anlayışının katliamlara nasıl zemin hazırladığını bir kez daha teşhir etti.

Şiddete Karşı Mücadeleyi Yükseltelim

Tüm bu olgular, erkek şiddeti ile erkek egemen devlet şiddetinin bir bütünün organik parçaları olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, erkek şiddetine karşı mücadele, onu üreten ve yeniden üreten sömürücü sınıf aygıtlarına karşı mücadeleden ayrılamaz. Hem erkek şiddetine hem de onun kurumsal temsilcisi olan erkek egemen devlete karşı aynı sınıf bilinciyle hareket etmek, ikisini birbirinden yalıtmadan, bütünlüklü ve radikal bir mücadele hattı örmek zorunluluktur.

Var olan bu gerçeklikler karşısında, her yıl şiddet başlığı altında kadın kırımını (katliamını) konuşmak zorunda kalmanın ya da sistematik bir şiddet çetelesi tutmanın, patriarkal kapitalizmin dayattığı bir zorunluluk olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. Bu bilinç, kadınların öz örgütlülüğünü ve dayanışma ağlarını güçlendirmeyi acil bir siyasi görev haline getiriyor.

Zira hiçbir kadın, esaret koşullarında, şiddet tehdidi altında ya da ölümle burun buruna yaşamak zorunda değildir. Hiçbir kadın, aile ideolojisinin kutsallık mitine inanmak ya da sermaye düzenine yeni işçiler yetiştirmek üzere hükümetlerin belirttiği sayıda çocuk doğurmaya zorlanamaz. Ya da kürtaj hakkı sınırlandırılamaz. Hiçbir LGBTİ+ birey, erkek egemen devletin kendilerine biçtiği “tehlike” rolü nedeniyle varoluşunu inkâr etmek veya nefret söylemini örgütleyenlere karşı sessiz kalmak durumunda bırakılamaz.

Bu nedenle, erkek şiddetinin ve onun kurumsal uzantısı olan devlet şiddetinin küçük ya da büyük ölçekte yeşerdiği tüm alanlarla mücadele etmek, güncel siyasetin en can alıcı halkasını oluşturuyor. Örgütlü öz savunmayı geliştirmek, politik eylem kapasitesini artırmak, erkek ve devlet şiddetine karşı toplumsal direniş hattını örmek, tarihsel bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

25 Kasım Çağrısı: Meydanları Direniş Odaklarına Dönüştürelim!

Bu yılki 25 Kasım eylemleri, yaşamla ölüm arasında sıkıştırılmış tüm kadınların; hapis ve baskı rejimiyle susturulmak istenen LGBTİ+’ların; okulda, sokakta ve işyerinde cinsiyetçiliği bedenlerinde hisseden tüm kız çocukları, kadınlar ve LGBTİ+ bireylerin haklı isyanının izlerini taşıyacak.

Mirabel Kardeşlerin, Trujillo faşizmine karşı yürüttüğü onurlu mücadele mirasına sahip çıkarak; bugün erkek egemen, kapitalist düzene karşı sokakları, meydanları ve tüm kamusal alanları birer direniş odağına dönüştürelim. Örgütlendiğimiz, var olduğumuz her alanda kadının özgürlük mücadelesini büyütelim; kadın özgürlük mücadelesini sınıf mücadelesinden ayrılmaz bir eksen olarak yükseltelim.

Önceki İçerikBir Kez Daha Kadro Sorunu Üzerine…
Sonraki İçerikCemil Çamlıbel yazdı | Dersim Belediyesinde Çatışan İki Uygulama, İki Dünya Görüşüdür!